FriendFeed'de bana abone ol

Üye Giriş

coloRSS



ve biliyor musun, yokum E-posta
Cumartesi, 19 Ağustos 2006 15:55
:GIA:
1.
Düzenli bir hayatım var; dışardaki kötülükleri görmemi, güneşin evime sızmasını engelleyen bordo kadife perdelerim. Bütün gün yazarım. Araştırırım. Kitaplar okurum. Notlar alırım. Koyu kahveler içerim. Telefonum hiç çalmaz, bana ulaşmak isteyenlere faks numaramı veririm. Gerekli gördüklerime yanıtları ben de faksla ulaştırırım.
Masamın üstü derli topludur sabahları. Gece yatmadan önce mutlaka ve mutlaka her şeyi yerli yerine koyar; kalemlerimin uçlarını açar, sabah uyanınca okumam gereken bir kitap varsa, onun da gerekli sayfasını bularak kitabı masamın üstüne yerleştirir, öyle uyumaya giderim.
Yatağım bile derli topludur, içine girmeye kıyamadığım bile olur. Kaz tüyü yorganımı her sabah havalandırır, onu da kendim gibi yeni geceye hazırlarım. Evden çıkışlarım yalnızca üniversitede verdiğim derslere gitmek içindir. Pek para getiren bir iş değil ama en azından okula uğradığım zamanlarda dışarısıyla bir bağlantı kuruyor, okul kütüphanesinden yararlanıyorum. Bir de, diğer öğretim görevlileriyle bilgi alışverişinde bulunuyor, hangi yeni yayınların ve kitapların çıktığından da böylelikle haberdar oluyorum.
Ama hepsi işte bu kadar.
Hiç kimsenin yemek ya da çay teklifini kabul etmişliğim yok. Buna gerek duymuyorum. Gereksiz konuşmalarla, ukalaca tavırlarla, hırsla dolup taşan gözlerle zaman yitirmek bana göre değil.
Kitaplarsa zararsız; en kötüsünden bile bir şey öğrenmek olası; ukalalık yapıyorlarsa bile, bütün bunlar kapağı kapattığınız an sizden uzaklaşıveriyor.
Benim neredeyse hiç gerçek arkadaşım yok.
İnsanların beni gereğinden fazla sıkıcı bulduğunu, benimle konuşurken nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığımı bile kestiremediklerini bilmem söylememe gerek var mı? Onları dinlerken tepkisiz kalıyorum, hiç el kol hareketi de yapmayı beceremiyorum. Mimik, jest gibi kavramlar da benden uzak. Dedim ya; birini dinlerken bile put gibi dururum, başımı bile sallamam, gülümsemem, "evet" bile demem. Bu yüzden benden uzak durmayı tercih etmelerini normal karşılarım. Sosyal olamam. Yapamam. Mümkün değil.
Diğer insanların her gün kendilerini bir parçası olarak gördükleri dünyaya bir türlü adım bile atamayışım, kıyısından köşesinden hayata bulaşamamışlığım elbette bir takım sorunlar yaratıyor. Bu asosyallik ve diğer insanlarla konuşma, birşeyler paylaşma gereksiniminin benim de genlerimde bulunuşu tuhaf şeyler yapmama neden oluyor. Bazen evin içinde kendimle konuşuyorum. Yine de bundan şikayetçi olduğumu söyleyemem.
Kendimle konuşurken tüm diyalog istediğim gibi şekilleniyor ve kırılan, bozulan bir taraf olmuyor. Güç tamamıyla benim elimde oluyor. İstediğim gibi kendime kızıyor, laf yetiştiriyor, çoğu zaman da beyin jimnastiğine benzer şeyler yapıyorum. Araştırmalarımdan söz ediyor, karşımdaki ben'e fikir danışıyorum. Bana bazen "Kesinlikle haksızsın. İzlediğin yöntem çağdışı. Bu yöntemi uygulayan kişiler çoktan mezarı boyladılar. Kafanı çalıştırmayı başaramazsan, yeni bir yöntem izlemezsen bütün çabaların boşa gidecek" diyor.
O sıralar bunu bana söyleyen karşı ben'e biraz da olsa kızıyorum ama hak vermiyor da değilim. Bir çeşit kavga başlıyor aramızda, elbette sözlü bir kavga, aşıkların atışmasına benzer bir şey. Ben de ona diyorum ki; "Ben olmasam sen bir hiçsin. Þu anda yaptığın konuşmanın tümünü, özenle seçtiğin o sözcükleri benim sayemde kullanıyorsun."
O böyle anlarda elbette bir şekilde bana yanıt veriyor, beni alt edebilecek sözleri güzelce seçip saldırıya geçiyor. Diyor ki; "Asosyal bir adamın tuhaf fantazileri...Gerçek hayata uyum sağlayamayan bir bireyin çöküşü... Bir sürü fobisi olan, bunun yanında bir tane bile arkadaşı olmadığı için benimle, yani kendiyle konuşmak zorunda kalan, üstelik de bu tuhaf durumu bir marifetmiş sanan kıçıkırık bir araştırma görevlisinin hezeyanları... Bütün bunlara ilişkin bir kitap yazsana sen!"
Belki de haklı. Tüm şu araştırmaları bırakıp ikimizin diyaloglarını kitaplaştırsam daha çok ilgi çekebilirim. Hoş, benim uzmanlık alanım ne edebiyat, ne de psikoloji... Yine de istemediğim bir alanda da olsa başarı sağlamak fikri hiç de fena değil. Yalnız şöyle bir sorun var: bu kitap yankı uyandırdığında-uyandırırsa tabi- elbette birileri gelip benimle-bazı şarlatanlar da her ikimizle- konuşmak, röportaj yapmak isteyecekler, bu kesin. Anlamsız sorular soracaklar:
Hangi zamanlarda konuşuyorsunuz ben'inizle? Bu arkadaşın adı ne? Kaç yıldır tanışıyorsunuz? Kavgalardan kim galip çıkıyor? Hiç psikolojik tedavi gördünüz mü? Neden görmediniz? Toplumumuz için bir tehlike oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz? Size özenip karşı ben"leriyle diyalog kurmak isteyenlere önerileriniz neler? Çocuklar sizi taklit etmeye kalkarlarsa ne yapacaksınız? Allah korusun, toplu intiharlara neden olmaz mı bu durum? Goethe'nin Werther'in Acıları adlı kitabını okumuş muydunuz? Kitabı okuyan bir sürü genç intihar etti, bir de kahve makinalarının satışında hızlı bir artış oldu, gri takım elbise giyenler çoğaldı. Siz bu durumu göz önünde bulundurarak gizli bir sponsor aldınız mı kitabınıza? Yani örneğin bir kalem firmasından para aldınız mı, çünkü sık sık ucu açılan kalemlerden söz ediyorsunuz da... Bu kitabı yazmak kaç yılınızı aldı? Sevgiliniz var mı? Kitapta hiç adı geçmiyor... Eşcinsel misiniz yoksa, erkeklerden hoşlanıyorsunuz galiba, ben'ininiz de erkek çünkü... Aileniz nerede? En son hangi kasedi satın aldınız ve hangi parfümü kullanıyorsunuz? En beğendiğiniz televizyon programı hangisi? Ne? Televizyon izlemeden yaşamayı asıl beceriyorsunuz? Asosyallikten söz etmişsiniz kitap boyunca, biraz açar mısınız? Kitap kaç günde yazıldı? Bundan sonraki kitabınız ne hakkında olacak? Kaç yaşında yazmaya başladınız? Arkadaş bir fotoğrafınızı çekecek, elinizi şakağınıza koyup hafifçe gülümser misiniz? Ben'inizin bir fotoğrafı mevcut mu sizde? Onun fotoğrafı işini nasıl halledelim? Halletmezsek patron kızar çünkü... Siz şöyle aynaya bakın bari, aynadan yansımanızı çekelim, olur mu? Normal şartlarda bu röportajın pazar günü gazetede yayımlanması lazım, patron bizi büyük umutlarla buraya gönderdi, "acayip iş çıkar bundan, kültür sayfasının manşetine koyarız, akşama da televizyon programına çıkarırız" dedi ama siz put gibi duruyor, sorulara yarım yamalak yanıtlar veriyorsunuz... Böyle şöhret olunmayacağını, bizim istediklerimizi yapmazsanız kitabınızın satışlarının artmayacağını bilmiyor musunuz? Rakip medyacılara yüz vermediğiniz, yani sırf bizimle konuşmayı kabul ettiğiniz takdirde biz de olaya daha çok yükleniriz, sizi uzun bir süre göndemden indirmez, sizinle ilgili haberleri şişirdikçe şişiririz. Hem ne çıkar ben'inizle fotoğraf çektirseniz, biraz gülümseyiverseniz, psikolojik tedavi gördüğünüzü falan söyleseniz, ben'ininizin aslında tehlikeli bir adam olduğundan dem vursanız? Bütün bunlardan acayip bir öykü de biz yaratırız; bu hem sizin, hem de bizim işimize gelmez mi? Bütün bu tantana bir süre halkı oyalar; siz yeni iş kollarına el atar, paraya para demezsiniz bu zaman zarfında. Biz yeni bir konu buluncaya kadar elinizi çabuk tutmanız en önemli kural, kapabildiğinizi kaparsınız. Sonra, biz yeni birini manşete çıkartırız, siz de yok olur gidersiniz. Andy Warhol'un tarikatının üyeleriyiz biz; herkesin hayatı boyunca bir kez onbeş dakikalığına meşhur olacağına yürekten inanıyoruz...
İşte bütün bunlara dayanabileceğimi sanmıyorum. Böyle büyük bir kulis kumpasın içinde yer almak, düzenin çarklarına kapılıp gitmek istemiyorum. Tanınmak, bilinmek fikri beni çıldırtacak derecede korkutuyor. Para kazanmaya herkes kadar benim de gereksinimim var ama gelirimi artırmanın yolu bu olmamalı. Þimdi düşününce bile içimi tuhaf bir duygu kaplıyor, kendimi kapana kısılmış hissediyorum. Düşünmekle bile kendimi ait hissetmediğim bu dünyanın içine bilinçsizce sürükleniyor, nefret ettiğim her şeyin bir parçası oluyorum. Zor, içinden çıkılmaz bir durum.
Bir de diğer insanlar gibi olsam, televizyon izlesem, birileriyle her gün konuşmak zorunda kalsam, her gün aynı yollardan geçmek, lokantalarda yemek yemek, berberlerde traş olmak zorunda kalsam neler olurdu, neler düşünürdüm kimbilir? Ya ben de onbeş dakikalığına meşhur olmanın yollarını arasaydım? Ya hırsla birilerini kırıp, inciterek kendime yol açmaya çalışsaydım? Bunlar dayanılmaz düşünceler... Kalbim sıkışıyor, yorgun düşüyorum düşününce. En iyisi gidip kendime bir kahve yapmak. Sonra oturur, yeni alışveriş listemi hazırlar, kapıya bırakırım.
2.
Sayın Lütfü Bey;
Tost ekmeği almanızı rica ediyorum bugün. Lütfen tarihine dikkat ediniz. Süresi geçmişlerden almayınız. Her zamanki gibi kepekli olanından almayı unutmayınız. (2)
Çöp torbası. Orta boy olanından olsun, kapatma yeri büzülebilenlerden alınmasını tercih ediyorum.
Süt. Tost ekmeğine gösterdiğiniz özeni süte de gösterirseniz iyi olur. Tarihi yenilerden olsun lütfen. Her zamanki markadan. (2)
Bir kilogram fasülye, bir kilogram domates, yarım kilogram kabak, yarım kilogram mevsim meyvelerinden biri. Sizin takdirinize bırakıyorum.
Peçete. Beyaz olanlarından olsun, dört katlılardan. Yumuşak olmasına dikkat ediniz. Geçen sefer aldığınız marka pek kaliteli değildi, sertti, kullanışsızdı. Bu sefer eğer satıcıya durumu bildirirseniz, size tercihlerime en çok uyanı gösterecektir. Kaç para ettiğini önemsemeyiniz, kaç paraysa veriniz.
Kahve. Mehmet Efendi'den. (2)
Teşekkür eder, iyi günler dilerim Lütfü Bey. Geçen ayın borcunu da çıkartırsanız sevinirim.
3.
Geçen ayın borcu bayağı yüklüceymiş. Üniversiteden aldığım para beni pek de idare etmiyor. Babamdan para istemeye de bir türlü alışamadım. O benim büyüyünce büyük bir adam olmamın hayallerini kuruyordu. Üniversitede çalışıyor olmam hoşuna gidiyor ama, para kazanmıyor oluşuma şaşırıyor. Ona göre büyük adamların hepsi para kazanıyorlar çünkü. Ne zaman onu ziyarete gitsem; televizyonda izlediği tartışma programlarını göstererek neden bunlardan birine katılmadığımı soruyor. Uzmanlık alanım ilgi çekiciymiş; böyle bir konu mutlaka tartışılabilir nitelikteymiş, kimse tartışmayı aklından geçirmiyorsa da kanalların temsilcileriyle, haber müdürleriyle konuşup dikkatlerini bu yöne çekmeyi başarabilecek kadar akademik görüşüm, iyi bir ikna gücüm, herkese nasip olmayan bir konuşma yeteneğim varmış. Bir sürü aptal çıkıp iki tümceyi bile bir araya getiremedikleri halde oralarda sabahlara kadar boy gösteriyorlarmış. Hem ben ve benim gibilerin bu durumdan utanç duyup, bu insanlara meydan vermeden her türlü görevi üstlenmemiz, halkı uyandırmamız, bilinçlendirmemiz gerekiyormuş. Eğer bir gün böylesi bir programa çıkarsam ve dobra dobra görüşlerimi açıklarsam tüm hayatım bir gecede değişirmiş.
Gece uykuya normal bir insan gibi yat, sabaha ünlü uyan! Sonra hep bana o konunun tek uzmanıymışım gibi davranılır; ilgili ilgisiz her programa, şovlara bile çağrılmaya başlanırmışım. Bana özel bir program yaptırmaya kadar işi ileri götürenler bile çıkarmış. Felaketler, afetler olduğunda "Bir de bu konunun ... ile ilişkisini anlamlandırması bakımından sayın Tekin Çelik'le bağlantı kuralım" diye beni ararlarmış. Namım alır yürürmüş. Bütün bu uzmanlık hikayesi yüzünden üniversitede bile bana başka gözle bakılır, araştırmalarım için ek kaynaklar yaratılır, diğer öğretim görevlileri de en son yayımladığım makaleleri daha dikkatli okurlarmış. Öğrenciler saygıda kusur etmez, benim yanımda çalışabilmek, benden feyz almak için kuyruğa girerlermiş. Ben de bana bir külfetmiş gibi gelen her şeyi onlara yükleyebilir, kendime ait zamanları bu sayede artırır, yeni çalışmalara, başarılara imza atarmışım.
Babaların hepsi böyle mi bilmiyorum. Benimkisi beni gerçekten bunaltmayı başarıyor. Onu dinlerken koltukta ezik büzük oturuyorum. Her zaman aynı şeylerden söz ettiğinden bazen onu dinlemek yerine içime hapsettiğim ben'imle gizli gizli konuşuyorum. Bu konuşmalar sırasında, yani ben'ime yanıt yetiştirirken, ağzımı kıpırdattığımı, yani babamın ne yaptığımı anladığını sanmıyorum. Zaten ağzımı kıpırdatıyorsam da ona yanıt verdiğimi sanıyor ama sözcükleri ağzımda gevelediğimi düşünüyordur. Kulakları ağır işitiyor babamın. Bu yüzden beni anlayamadığını sanıyordur. Þu kulaklarının ağır işitmesi büyük bir işkence benim açımdan. Çünkü televizyonun sesini sonuna kadar açıyor, evde inanılmaz bir gürültü; sanırsınız savaş oluyor. Birileri sürekli diğerlerine bağırıyor, saygısızlık, ilgisizlik, bilgisizlik almış başını gidiyor.
Ben ne zaman babamı ziyaret etsem, eve dönerken yıkılmış bir halde oluyorum. Onu orada yapayalnız bıraktığımın, gereksinimlerini karşılayamadığımın, ona dost bile olamadığımın farkındayım. Yardımcısı gün boyu evi çekip çeviriyor neyse ki. Eğer babamla oturmak zorunda kalsaydım en geç bir hafta içinde bu sonuna kadar açılmış televizyon sesi ve babamın öğütleri yüzünden çıldırabilirdim.
Babam, "Yalnız biraz daha atak olman lazım" diyor, "bak şu gençlere, çatır çatır konuşuyorlar, hiç altta kalmıyor, hemen cevabı yapıştırıveriyorlar tartışma programlarında. Sana kavga et, milletin üstüne saldır demiyorum ama biraz da sesini yükseltmeyi bilmen lazım. Þimdi kurslar varmış, televizyonda duydum. Toplum içinde nasıl davranmalı, rakiplere karşı ne yapmalı, ne tip stratejiler geliştirmeli, eller, kollar nerede, nasıl kullanılmalı, hepsini bir bir tatbik ettiriyorlarmış. Sabah duydum televizyondan. Sen de bir katılıversen... Hem gelip benimle de paylaşırsın, duruma iyice hakim olmanı sağlarız. Sonra da gider, bütün o diğer dediklerimi bir bir yaparsın ki bir yerlere gelesin, değerini bilsinler.
Öyle tuhaf bir dünyadayız ki canım oğlum, babana bile güvenmeyeceksin. Þimdilerde sen, gözlerine parmağını sokarak anlatmadıkça kimse ne yaptığını bilecek, takdir edecek, seni alkışlayacak durumda değil. Sen anlatmazsan kimse bilmeyecek. Kendi dünyandan, evinden ve üniversitenden dışarı adım atamazsan bir baltaya sap olamayacaksın. Bizim için vakit geç artık. Eskiden şimdiki gibi bir dünyada yaşıyor olsaydık, ben şimdiye ne zengin olmuştum. Biliyorum, insanın içini acıtan bir hal bu ama ne yaparsın? Tüm kurslara gider, her türlü donanıma sahip olur, kimsenin gözünün yaşına bakmazdım. Hakaretse hakaret, bilgiyse bilgi... Onlarla onların silahlarıyla savaşmadığın takdirde bir hiçsin. Bir bilgi, ahlaksızlık bombardımanına yakalanmış gidiyoruz. Ayak uyduramayanlar senin gibi yalnız kalıyor; artık beş para etmeyen babalarından para alıyor, sonra bu dünyaya en küçük bir iz bile bırakmadan gidiyor. Eskiden böyle miydi ya? Benim gençliğimde öyle olay falan olmazdı. Bir keresinde hapishaneden Necdet diye biri kaçmıştı, hepimiz günler boyu bunu konuşup durmuştuk. Küçüktüm o zamanlar; havanın karardığı okul dönüşlerinde, köşelerin birinden Necdet'in çıkıp beni korkutacağını zanneder, daha da korkardım. Þimdiyse Necdet'in hapisten kaçışı gibi olaylar minicik çocukları bile ilgilendirmiyor, korkutmuyor. Bilmiyorum evladım. Benden söylemesi."
4.
Tekin abi
Bu not meselesine ben bir türlü alışamadım. Yıllar geçti alışamadım. Bütün dairelere her sabah onda uğruyorum biliyosun. Sanada uğrasam, sen söylesen ne alıncağını, ben defterime yassam olmazmı. Bu benim çok vaktimi alıyor. Zaten oğlana söylüyorum o yazıyor çoğu zaman. Gel şunun yolunu yapıverelim. Sen deyiver ben yazayım. Geceleri televizyon seyrediyoruz ailecek. Birden aklıma sana yazmam gereken not geliyor ödevimi unutmuş bizim oğlan gibi huzurum kaçıyor. Eğlence programımı seyredeyim notumumu yazayım bilemiyorum. Yannış anlama. Seninde sebeplerin vardır. Büyüğümüzsün haklı olduğun taraf mutlaka vardır ama gel şu mektup olayını bir süreliğine bir kenara bırakalım. Seninde önemli işlerin var onları aksatmassın ha ağbim. Haklımıyım haksısmı, haksıssam haksıssın de. Saygılar Tekin abi, iyi günler dilerim. Tekrar saygılar. Hem biraz tuhaf değilmi, birbirimizi tanıyor görebiliyor konuşabiliyoruz. İçimizden biri mazallah sağır falan olsa annarım ama değilizki. Yine de sen bilirsin abi.
5.
Ben bu Lütfü'yle ne yapacağım şimdi?
Git, tak tak kapısını çal, apartman sakinlerine istedikleri gibi davranmak zorunda olduğunu söyle. "Senin paranı biz ödüyoruz, bedavadan mis gibi evde oturuyor, elektrik, su parası ödemiyorsun, haddini bil Lütfü Bey" de. Hatta bey bile deme, Lütfü de olsun bitsin.
Biraz ayıp olmuyor mu? Saygıda kusur etmeden, açık yüreklilikle sıkıntısını anlatmış adam. Gerçi gereksiz diyaloglara girmekten kaçındığım için ben çıkarmıştım bu not işini. Hem bazı sabahlar onun uğradığı saatlerde uyanık olmuyorum, hem de kapı çalınca hazırlıksız yakalandığımı hissediyorum. Ne ısmarlamam gerektiğini unutuveriyorum, kendimi sorgulamaya alınmış gibi hissediyorum ve istediklerimi en ince ayrıntısına kadar anlatamıyorum. Yalnızca, "süt, ekmek" falan diyebiliyorum ki bu da benim işime gelmiyor. Siparişlerim hep yanlış geliyor, sonra da değiştirtemiyorum.
Sıradan bir insanla bile baş edemeyecek kadar zavallı bir insan olduğunu biliyor muydun? Evet, haklısın. Bunu sana daha önce yüzlerce kez söylemişimdir. Değil topluluklara konuşmayı, bireylerle bile en sıradan konuları konuşmaktan acizsin. Bir tek verdiğin derslerde topluluklara konuşuyorsun, onu da kaç yıl geçti, daha yeni yeni başarıyorsun. Kimsenin gözünün içine bakmadan, ruh gibi dersler veriyorsun. Çoğu öğrencin adını bile anımsamıyordur. Silik, tuhaf, anlaşılmaz bir adamsın onların gözünde. Þu Lütfü'ye de yarın açarsın kapıyı, onu orada istediğin kadar bekletir, isteklerini sıralar durursun. İşi bu, seni dinlemek zorunda. Yanlış aldığı şeyleri değiştirmek de onun görevi ayrıca.
Bu kadar da basit değil işte.
Hayır, bu kadar basit. Olmadı mı, "Hayır kardeşim, ben not yazacağım, sen de bu kurala uyacaksın. Burada birlikte yaşıyorsak birtakım kurallarımız olacak, hep birlikte bunlara uyacağız. Benim bir apartman sakini olarak bugüne dek bir kusurum olmadıysa, her kurala uyuyorsam, sen de biraz anlayışlı olup benim bir isteğimle başa çıkmayı bileceksin. Eğlence programı izlemen benim sorunum değil, notları da istediğin adama yazdır, beni hiç mi hiç ilgilendirmez" diyeceksin, olacak bitecek.
İnsanlarla bu kadar saygısızca konuşabilmek tam da sana göre bir şey. İyi ki sen ben değilsin ve ben de sen değilim. Söylediklerin bazen beni çıldırtıyor.
Biliyorsun, ben bunun için buradayım.
6.
O gün ben'imle tahminimden fazla konuştum. Bana her zamankinden fazla yüklendiğini söylemeliyim. Sanırım bu kez çatışmamızın galibi oydu ki; isteklerine boyun eğip Lütfü Bey'i çağırdım. Ona not yazmanın yararlarından söz ettim. Dedim ki, bu not yazma işi gelişmiş bir kişiliğin küçük bir göstergesidir. Artık televizyon izlemekten, kimse kimseye vakit ayırmaz oldu. En azından biz ikimiz bu dünyada notla da olsa haberleşmeyi başaran, birbirlerine iyi dileklerini, isteklerini yazıyla ileten iki medeni insanız.
7.
Evden çıktım. Soğuk hava yüzüme vuruyor, kulaklarım uğulduyor, ellerim yanıyor, saçlarım dağılıyor, ayaklarım ağrıyor, üst üste giydiğim çoraplar beni rahatsız ediyor. Dışarı çıktım çünkü uzun bir aradan sonra ilk kez kimse yokken sokaklarda dolaşmak istedim. Çok soğuk.
Gecenin geç vakti, saatin üçü. Dar sokaklardan geçtim, geniş meydanlara ulaştım. Sokak lambaları yolları aydınlatmıyordu, kar yalnızca lambaların bulunduğu yere yağıyordu. Uçsuz, beyaz bir boşluk... Kar her şeyi gizleyecebilecek kadar beyaz... Nerede olduğumu fark edemeyecek kadar çok yürüdüm. Bilmediğim bir sokağa ulaştığımda hayatımı düşünmeye başladım. Herkes gibi olduğumu, zaaflarımın olduğunu, işimi, Lütfü Bey'i, babamı, ben'imi, arkadaşım sandıklarımı, kendimi, aşkı düşünüyordum. Aşk... Ne büyük bir eksiklik, ne büyülü bir sözcük. Bir kez birinden gerçekten hoşlanmıştım, onu bile düşündüm. Belki de ben'imle yaşadığıma da aşk denebilirdi. Belki. Bilmiyorum. Aşkı bilmiyorum, kiminle yaşanıp kiminle yaşanmayacağını da bilmiyorum. Birileri okullarda bunu da ders olarak okutmalı. Keşke psikoloji okusaydım. En azından şu ben'imle konuşmalarımı anlamlandırabilirdim o zaman. Çocukların hayali arkadaşlarının olduğunu biliyorum. Ama zamanla yok oluyorlar. Bir psikoloğa gidemeyecek kadar korkağım ben ve bütün bunları kendi başıma çözemeyecek kadar da umutsuz. Gerçi emin değilim çok büyük sorunlarım olduğundan. Öyle olsa da kime ne? Kimseye zararım olmadıktan sonra...
Beyaz, soğuk bir banka oturdum. Saatime baktım. Üçü yirmi bir geçiyordu. Parmaklarımı dudaklarıma götürdüm. Biraz ısınmak istiyordum, bomboş bir alanın ortasında, bunca soğukta biraz ısınmak. Biraz aşk istiyordum, beni yormayacak bir kadın. Biraz huzur, biraz para, biraz gevşemiş bir ruh hali, biraz daha az sıkıntı, biraz daha az iş, biraz daha fazla anlayışlı insan... Normal insanların istediklerini istiyordum işte. Donuyordum, üç yirmiiki. Ayak parmaklarımı ayakkabımın içinde kıpırdatmaya çalıştım. Kulaklarıma dokundum parmaklarımla, oğuşturdum. Tam kalkmaya karar verdiğim sırada, gecenin üç küsurundaki o delirtici ıssızlıkta ona rastladım.
8.
Gri, yerlere kadar uzanan paltosu olan bir adam. Boyu benden en az on santim daha uzun. Atletik bir yapısı, bembeyaz dişleri, arkaya taranmış saçları var. Yavaş yavaş yürüyor, bana yaklaşıyor. Korkuyorum. Beyaz bir gecenin içinde, böylesi bir ıssızlıkta kimseyle karşılaşmaya hazırlıklı olmadığımı söylemeliyim. Adam bana yaklaşıyor. Ellerine şık deri eldivenler geçirmiş, tuhaf bir huzur yayıyor nedensiz, ama yine de korkutucu. Çok yaklaştı.
Gecenin üç yirmi dördünde yapacak daha iyi bir işiniz yok muydu?
Pardon?
Korkmuş gibisiniz?
Hayır.
Paltomu ve eldivenlerimi beğendiniz...
Bunu nereden anladınız?
Bakışlarınızdan. Bana beğeniyle bakıyordunuz.
Sanmıyorum.
Ben eminim.
Konuşmak zorunda mıyız? Ben gitmek üzereydim.
Peki neden gelmiştiniz?
Belki de sizinle aynı nedenden.
Ben sizi görünce geldim. Sizinle konuşmak için.
Benimle konuşmak için mi? Peki neden?
Üç tuhaf bir sayıdır. Gecenin üçleri ise çeşitli fırsatlar yaratır. Ummadığımız şeyler hep gecenin üçünde başımıza gelmez mi? Bunu fark etmemiş miydiniz?
Hayır ama sayıların gizemli olduğunu duymuştum. İlgilenmeyi düşünmüştüm. Olmadı. Benim gitmem gerekiyor.
Sanmıyorum.
Pardon?
Bunca yıl beklediğiniz an ayağınıza kadar gelmişken gitmek isteyeceğinizi sanmıyorum.
Hangi anı bekliyordum?
Beni tanımıyormuş gibi konuşmanız çok eğlendirici. Belki de sizinle sizin kadar nazik konuştuğum için beni anımsayamadınız. Ama eminim, biraz düşünürseniz eğer, bir yerlerden çıkaracaksınız. Zeki bir insan olduğunuzu biliyorum. İsterseniz kim olduğumu kolaylıkla bulabilirsiniz. Her zaman bu kadar nazik konuşabileceğimi de sanmıyorum. Ben sizin kadar nazik olamadım hiçbir zaman, ama en azından başka şeyler olabildim.
Adınız?
Niket.
Tuhaf bir isim.
Öyle olduğunu söylerler, daha korkuncu da olabilirdi. Örneğin Temha olabilirdi; o zaman daha fazla tuhaf bulmaz mıydınız Tekin Bey? Nüfus Müdülükleri'nde çalışan memurlar bir sürü ismi yanlış duyar ya da yanlış algılarlar. Benimkini de böyle bir şey sanıyorsanız aldanırsınız. Diyorum ya, daha tuhaf bir şey de olabilirdi. Bu tamamıyla sizin babanızın seçimi.
Babamın mı?
Adınızı babanızın koyduğunu söylemiştiniz bir keresinde yanılıyor muyum?
Öyleydi ama...
Beni hala tanımıyor oluşun tuhaf. Ben de bu oyundan bıktım artık. Kendim gibi konuşmaya geri döneceğim.
Ben biraz korkuyorum olan bitenden.
Tekin, ben senin "ben"im dediğin kişiyim, Niket'im. Aynanım, yanlış yansımanım, olmak istediğin kişiyim. Hezeyanlarınım, korkularının biricik nedeni, vazgeçemediğinim. Þimdi karşındayım, yıllardır beni düşlediğin halinim ve buradayım.
Niket...
Olmak istediğin kadar uzun boylu, sahip olmak istediğin kadar beyaz dişli... Aslında sahip olmak istediğin her şey. Korkusuzluk, pervasızlık, vurdumduymazlık, nezaketten uzak bir yapı, utanmayan, çekinmeyen bir adam. Ve biliyor musun, yokum. Þimdi buraya gelişimi sana açıklayamam. Belki çok üşüdün, belki de soğuktan için geçti, derin bir uykuya daldın ve bu yüzden karşına çıktım. Belki düşüm, belki uçsuzluğun geniş meydanında senin kadar gerçek görünüyorum. Bilmiyorum. Bunlara karar verecek, aradığın tüm soruların yanıtlarını bulacak olan sensin.
Seni bir gün karşımda bulacağımı düşlemiştim.
Bunu biliyorum.
Korkuyorum. Gerçekliğin, olmak istediğim her şey oluşun beni adam akıllı korkutuyor. Gerçekten uykuya mı daldım? Dalmadıysam halüsinasyon mu görüyorum? Sen yok olup gidince birazdan hayat nasıl olacak? Ya hiç çıkıp gitmezsen ve bir karabasan gibi izlersen beni?
Sen her şeye karar verebilecek kişisin Tekin. Bu konuşmaları da sen yönlendiriyorsun. Gitmemi istediğin zaman giderim.
Þimdi gider misin? Bu olayı düşünmek istiyorum.
9.
Niket gitti, sözcükler ağzımdan çıkar çıkmaz gitti. Babam beni ziyarete geldi ertesi gün. Ateşimi yokladı, hasta olduğuma karar verip çorba yaptı. Sonra benim yerime üniversiteyi arayıp o gün gelemeyeceğimi söyledi. Onunla konuşmak istedim. İçimdeki her şeyi ona anlatmak, iki yakın insan gibi konuşmak, anlaşılmak, yargılanmadan dinlenmek istedim. Kaygı duymayan, benim için üzüldüğünü göstermeyecek bakışlarıyla karşılaşacağımı bilsem belki de anlatırdım. Ben kendi çözümlerimi kendi başıma bulabilirim, bunu biliyorum. Yine de birileri tarafından dinlenilmeye, gizli kapaklı işler çeviriyormuşum hissinden kurtulmaya gereksinimim var.
Derken uykuya daldım. Sanırım sürekli de Niket'i sayıkladım.
10.
Uyandığımda alnımda ıslak bir bez vardı. Babam çok yakınımdaydı gözlerimi açtığımda. Bana gülümsedi, bakışlarında sevgi vardı.
Nihayet! Oğlum öleceksin sandık. Gece gece sokağa dolaşmaya çıkıldığı nerede görülmüş? İncecik de giyinmişsin. Eldiven, şapka, atkı falan da hak getire. Adam akıllı üşütmüşsün. Bir ateş bir ateş. Seni iyileştirememekten korktum. Doktorlar geldi gitti. Cihan geldi, baktı. Günlerdir evin içindeyiz, kendi evime gidip de bakamadım başında durmaktan. Mazallah hırsız girse haberim olmayacak. Zaten apar topar çıkmıştım. Burada pijama bile bulamadım. Günlerdir aynı şeyleri giyiyorum. Allahtan Lütfü Bey'in karısı geldi de yemekleri yaptı. Alnına, bileklerine buzlar koyduk, uykuyla uyanıklık arasında kaldığın zamanlarda ilaçlar içirdik. Hep derin uykulara daldın. Anlatıp durdun. Birilerinden söz ettin, kendinden. Anlamaya çalıştım, hep kesik kesik konuştun. Bazı notlar aldım. İşim yok ya...Senin için yazdım. Bilmek istersin diye düşündüm. Ben çözemedim.
Neyse ki çözememiş.
11.
Kitap olucaz ikimiz... Sen benden daha iyisin, daha akıllısın... Ona anlatmadım... Bakışları... Çok soğuk... Deri eldiven al... Kahvenin tadı kaçmış... Okula gitmem lazım... Televizyona çıkıcaz ikimiz... Ben kitabı yazıcam, seni anlatıcam... Bipolar kişilikmiş galiba, bilmiyorum... Çalışmaya gerek yok tabi... Sen yine gel... Yoksa yazamam... Nükhet hoş bir isim...
Böyle dedin oğlum. Ben de anlaşılır olanları yazdım. Nükhet sevgilin mi?
Bilmiyorum.
Demek kıza aşıksın ama o sana yüz vermiyor. Onunla açıkça konuşmayı denesen?
Yıllardır deniyorum.
Umutsuz yani? Seninki tutkuya dönüşmüş galiba, sayıklayıp durduğuna göre...
Tutku doğru sözcük olabilir. Bilmiyorum baba. Uyumam lazım.
Uyu evladım.
12.
NİKET....................................................................................................................TEKİN
Bu anlatacaklarıma inanmayabilirsiniz. Niket ile aramda geçenleri yazmak zorundaydım. Para kazanmak için değil, çoğunuzun içini kasıp kavuran o delice meşhur olma hastalığı yüzünden de değil, yalnızca anlaşılma çabam yüzünden. Birkaçınızın beni anlamasına gereksinim duyuyorum. Belki benzer şeyler yaşayanlarınız vardır. Sözcükler kitap boyunca birbirine karışacak. Bütün bunları yazan ben yitip gideceğim satırlar arasında. Niket sayfalar boyu egemenlik kurmaya çalışacak. Bana çok kızmayın. Niket'e de kızmayın. Ne yaptığını bildiğini sanmıyorum.
Bipolar kişilik olarak adlandırıldığını sandığım bir hastalık olabilir benimkisi. Niket benim yansımam, öteki yüzüm, tutkuyla bağlı olduğum kişi. İkimize ait bu dünyayı size sunuyorum. Bağışlanmayı, benimsenmeyi, anlaşılmayı diliyorum. Bağışlanmak; çünkü sizlerden biri olabilme telaşını hala taşıyorum, benimsenmek; çünkü beni yargılarsanız, Niket ve bana ait olan o gizemli dünyadan dışarı bir daha çıkamayacağımı sanıyorum ve anlaşılmak; çünkü bütün bunların hepsi bir bütünü, yani yaşamı oluşturuyor; anlaşıldığım takdirde yaşadığım iki kişilik dünyayı anlamlandırabileceğim.

Ece Arar Emener